Agzımın Tadı - Şiir - irfan Kurşun

Irfan Kursun
İçeriğe git

Ana menü:

Agzımın Tadı - Şiir

Kalem ve Kelam > Said Yavuz

          İbn Arabî, Fusûs adlı eserine başlarken "Hikmetleri, en kadim makamdan, tek ve en yakın yolla kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun” der. Bizim eski şiirimiz işte o kelimenin kalbindeki hikmeti aramaktan başka bir şey değildir. Bir şair Türkçe için Yunus’un dizi dibine oturup Müslüman olmuş bir dildir demişti. Eski şiirimiz, o dizin dibinde tedris görmüş büyük bir şiirdir. Divan şiirini idrak edebilmek için iki özelliği taşımamız gerekir: Hayret ve İştiyak.

Bir divanı tertip ederken harf değişikliği yapan bir şairin geldiği o harfin ilk gazelini tevhit ya da naat şeklinde düzenliyor olması hayret vericidir. Divan şiirini zarif kılan, büyük kılan şey, onun çıkış noktası olarak tercih ettiği şeydir. “Allah güzeldir, güzeli sever.” Hz. Aişe’nin ‘çocuklarınıza şiir ezberletin ki ağızları tatlansın’ diye bir sözü vardır. Bu söz, şiirin insan için değerini çok güzel ifade ediyor. Ezber geleneği divan şiirinin en büyük maharetlerinden biridir. Ezberle şiirin tadı, gizemi keşfedilir; ezberle mazi ile bağ kurulur. Ezberle şair kişi büyük bir kültür denizine oltasını atmış olur.

Divan şiiri, şiirin ağızları tatlandıran ritmini ve anlamını kuşanmış bir şiir olduğu için uzun yıllar yaşamış, en münevverinden en avamına kadar bütün halk kitlelerinde okunur, konuşulur olmuştur. Günümüz şiirinin belki de ezberden yoksun oluşu, ezbere yatkın olmayışı halk içinde hak ettiği yeri almasına mani oluyor. Şiirler ağzın tadından gönlün tadına yol bulur. Bu nedenle tekke hep şiirin ışığıyla aydınlanmıştır. Derviş onunla rikkate gelmiştir. Hz. Aişe’nin yukarıdaki sözü eğitime dair büyük laflar eden bir batılı tarafından da dile getirilir. Eğitimde ezbere karşıyız sloganları atanlar, aslında onun eğitimin ciddi bir tarafını teşkil ettiğini bilmeliler. Batılı yazarlardan Bernard Russel, “ezber, konuşurken ve yazarken güzel dil kullanımını etkilemesi açısından dikkate almaya değerdir,” demiştir. Onun rol yapma ile ilişkilendirilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Ağzın tatlanması işte tam budur. O tadın keşfedilmesi yeni şiirlerin ortaya çıkması için en gerekli husustur. Divan şiirinde nazire geleneğinin bu tada dair olduğunu bilmek gerek. Bir gazelinde güzel bir söyleyiş yakalamış bir şairin şiirini okuyup ezberlemiş, onun tadını almış başka bir şair, o şiire yeni tatlar ekleme ihtiyacı duymuştur. Böylece bir şairin şiiri diğer şairin şiiri için bir işaret fişeği vazifesini görmüştür. Mesela Fuzuli’nin meşhur naati su kasidesinin Ali Şir Nevayi’nin “su” redifli bir şiirine yazılmış naziresi olduğunu biliyor muydunuz? Eğer bu tat yakalanmamış olmasa ve nazire ortaya çıkmamış olsaydı Gubârî’nin Gâfil olma gözün aç âlem-i kübrâsın sen Sidre vü levh u kalem arş-ı muallâsın sen bendli şiirine nazire olarak yazılan Şeyh Galib’in o meşhur Terci’-i Bend’i ortaya çıkmayacaktı. Çünkü Galib’in bu şiiri Gubâri’nin şiirine bir naziredir: Hoşca bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Eğitimde ezber meselesi eğitimcilerin üzerinde durması gereken bir konu. Biz onu şiirin ortaya çıkışı ve geleneğin aktarılması meselesi olarak ele aldık.

Divan şiirinin bir ağız tadı kazanması, oradan bir gönül tadına erişmesini, o tada yeniden muhtaç olduğumuzu söylemek için bunca uzattık sözü. Ezberle birlikte eski şiirde anahtar bazı muhayyileler, mazmunlar, gizli şifreler oluşmuştur. Bu şifreler her şairin elinde yeni bir gizem kazanmış ve mana genişlemiştir. Şairlerin ve ehil insanların bildiği, kıymetbilip bu yolda çaba sarfedenlere açılacak bir anlam dünyası.  Ezber meselesini İbn Kuteybe’nin naklettiği bir hadise ile bitirelim de asıl meselemiz olan Klasik şiirimize geri dönelim. İbn Kuteybe iyi bir şair olmak için bir yöntemden bahseder.

"Cerir şairliğe karar verdikten sonra ona 100 bin beyit ezberle de gel, derler. Cerir ezberleyip geldikten sonra ona, git bu şiirleri unut da gel denir. Bu isteğe çok şaşıran Cerir bunun sebebini sorar. Taklide düşmemen için unutman gerekir, derler. Üç yıl sonra o şiirleri unutup gelince de ona dedikleri şudur: Tamam şimdi şair olabilirsin.” Bu kısa hikaye bize divan şiirinde ezberin niçin yapıldığını, onun şaire ne kattığını çok güzel ortaya koyuyor. Bizim hem eski şiire hem de ezbere yeniden dönmemiz geçmişe sağlam bir köprü atmamız demek. Buna kendimize dönmemiş için müthiş ihtiyacımız var. Divan şiiri belli bir dönemden sonra yine kendi çocukları tarafından dünyada görülmemiş bir reddi mirasla karşı karşıya bırakıldı. Onu görmezden gelmek gerektiği onun emektarlarına bile söylettirildi. ( Gölpınarlı, Divan Edebiyatı Beyanındadır.) Bütün bunların yanında bu şiir, bütünüyle zahiri bir şiirmiş gibi okuma ve onu bütün arka planından yoksun bırakma girişimleri ile de karşı karşıya bırakıldı. Böylece klasik şiir, sarayın, şarabın ve ayyaşın şiiri oldu. Prof Dr. Tahir Üzgör’e göre Nevai’nin divan şiirinin manifestosu sayılacak dibacelerinden birinde ortaya koyduğu görüş, özellikle cumhuriyet sonrası yoğunlaşan divan şiirine sadece zahiri planda bakış açısının yanlışlığına vurgu yapmaktadır.

Çünkü Nevai’nin kendisinin de ifade ettiği gibi en beşeri manada görülebilecek şiirlerinde dahi dini bir motif mündemiçtir. Bu nedenle Üzgör, batı edebiyatı gözlüğüyle divan metinlerine bakmanın yanlışlığına dikkati çekmektedir. Mesela Galib’in Hüsn ü Aşk mesnevisini anlama gayreti ile yazılmış Aşkın Okunmaz Kıyıları adlı eserde “edep mektebi” kısmını anlatırken adap sözcüğünü İngilizceye aktarmanın imkânsızlığını itiraf eden yazar, adab kavramının İngilizcede karşılığının bulunmadığını ifade eder. (Aşkın Okunmaz Kıyıları, Victoria R. Holbrook) Edebin ve adabın Türk kültürü içinde nerden nereye uzandığı bilinmeden Hüsn’ün ve Aşk’ın okuduğu mektep de tam olarak çözümlenemeyecek demektir. Beyitleri muhtelif açılardan bakarak değerlendirmek gerektiğini vurgulayan ve bunun için de İslami bir bakış açısının var bulunması gerektiğini ifade eden Üzgör’den sonra bir batılı da aynı kanaate yakın şeyler söyleyecektir: “Osmanlı şiirinde değerli ve önemli şeylerin büyük bir bölümü, Osmanlı ve İslam geleneğinin kolayca ulaşılabilen ortak simgelerine ilişkin genel bir bilgi sahibi olanlar için hiç de karanlık ve anlaşılması güç nitelikte değildir.

” (Walter G. Andrews, Şiirin Sesi, Toplumun Şarkısı) Bunun bir batılı tarafından seslendiriliyor olması ilgi çekici. Bütün bunlar bu şiirin verimlerini reddeden kimselere her şeyi batıdan bekleyen o doğulu komplekslerine binaen bir şey söyleyecek mi? Bütün bunlardan azade bu edebiyatın izinde yürümek, onun geniş alanlarında mana aramak payesine ermeyi önemsiyorum. Dilin imkânlarının nerelere uzandığını da. Tanımlayanın hükmeden olduğu gerçeğinin ıskalayanlar bu zengin birikimi de es geçtiler. Maalesef ‘Fatih’in Türkçesinin sınırları ile devletinin sınırları arasındaki bağı görmede kör olanlar Çankaya’ya sıkışmış bir Türkçe ve dünyadaki onca nüfusuna karşın dar bir alana sıkıştırılmış bir Türk olarak kalmaya mahkûm oluyor.’ Eski şiire dönmeyi eski heybete dönmek olarak okuyorum.
 
' Hep Gülsün diye Gül'e Ayse ismini Koyduk '
.
İçeriğe dön | Ana menüye dön